Dil mi Düşünceyi Doğurur, Düşünce mi Dili?

Sosyal bilimler ve  fen bilimleri arasındaki en temel fark, sosyal bilimlerde farklı bir yol izlenip, farklı bir sonuca ulaşılırken; fen bilimlerinde, farklı bir yol izlenip, aynı sonucun elde edilmesidir. Ulaştığınız sonuçlar aynı değilse, izlediğiniz yolda bir sıkıntı vardır. Sosyal bilimlerde farklı bir sonuca ulaşmanız, yolunuzun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bu durum, sosyal bilimlerin merkezinde insanın bulunması ve her insanın başlı başına bir dünya olması ile alakalıdır. Her insan, dünyaya farklı açılardan yaklaşır ve doğrularını temellendirdiği düşünceleri kendine özgüdür. Bu da sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde elde ettiğimiz evrensel doğrulara ve yanlışlara ulaşamamamıza sebebiyet verir.

Bu sayıda üzerine konuşmaya çalışacağım konu şudur: ”Dil mi düşünceyi doğurur yoksa düşünce mi dili?” İnternette bu konuyla alakalı kaynak bulmaya çalışırken, yolum Ekşi Sözlük’e düştü. Bazı kimseler bunu ”Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan?” ifadesine benzetmişler. Pek de güzel bir benzetme olmuş. Tabii ki böylesine önemli bir soruya, böyle bir mizah ile yaklaşmamın sebebi, bu soruda da böyle kompleks bir ilişki var olmasıdır.

Bu soru üzerine birçok önemli düşünür ve bilim insanı kafa yormuştur ve yormaya da devam etmektedir. Dil ve düşünce arasındaki ilişkiye dikkati ilk çeken Platon olmuştur. Ona göre, düşünme; insanın, kendi kendisiyle içinden yaptığı bir konuşmadır. Burada görüldüğü gibi, dil ve düşüncenin özdeşliğini savunanlar vardır ancak karşıt görüştekilerin düşüncelerine de yer vermek gerekir. Bundan önce, konunun tartışılmasına katkı sağlayacağı için dil ve düşüncenin tanımını yapmakta fayda vardır.

Dil, fazlası ile kompleks bir yapı olduğu ve hala tam olarak ne olduğu anlaşılamamış bir kurum olduğu için, kendisi ile ilgili birçok tanım mevcuttur. Bu tanımların bazıları, birbirleriyle paralellik arz etse de bazıları birbirlerinden oldukça uzaktırlar. Tanımların ortak özelliklerinde, dilin zihinsel aktiviteleri, insanlar ve zamanlar arasında taşıması yer alıyor. Dil sayesinde, bizden önceki dönemlerde yaşamış insanların düşünceleri ve yazıları hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Şu an, bilim, hukuk ve edebiyat gibi sahip olduğumuz müesseseler, dilin olmaması halinde mevcut olamazdı. İnsan, sosyal bir varlık olarak tanımlanır ve dil, insanın sosyalleşmesine hizmet eden önemli bir araçtır. Dilin, bu denli, insan olmanın niteliklerinden biri olarak görülmesindendir ki ünlü Antik Yunan düşünürü Aristoteles, insanı hayvandan ayıran özelliğin dil olduğunu ifade etmiştir. Biyolojiden de bileceğiniz üzere, insanlar, hayvanlar aleminin bir üyesidir. Bizi, onlardan farklı kılanın akıl olduğu ifade edilir. Akıl denince, aklımıza, düşünme eylemi ve bu eylem sonucunda üretilen düşünceler gelir. Aristoteles’in hayvanlarla insanlar arasındaki farkı dil olarak ifade etmesi; düşüncenin, dilden doğduğu görüşünün öne sürülmesine argüman olabilir. Yukarıda, Platon’a göre düşünmenin ne manaya geldiğini ifade etmiştik. Düşünme de dil gibi birçok boyuta sahip olduğu için, farklı yaklaşımlar olduğu görülmektedir ancak konumuz itibariyle, düşünmenin, dil ile olan irtibatı üzerinde duracağız.

Dil ve düşüncenin aynı olduğunu düşünen bazı düşünürler olduğunu ifade ettik. İkisini eş olarak görmeyip, birbirlerine karşıt düşünceler geliştiren iki grup var. Bunların ilki, dilin düşünceyi doğurduğunu savunanlardır. ”Sofistler” sözü her şeyi meydana getiren olarak tanımlamışlardır. Onlara göre, her şeyin temeli dildir ve –bu, varlığın birinci şartı olarak görüldüğü için- bir şeyin dilde ifadesi olmaması, onun var olmaması manasına gelir. Bu, ”…varlık alanının kendisinde şekillendiği ve anlam kazandığı… dil” ifadesini doğrular niteliktedir.

Ünlü Fransız düşünür René Descartes, Zenon’un -kendisinden önce uzun zaman çürütülemeyen- Aşil paradoksunu da çürütmüş, bu konu üzerine söz söylemiş kimselerdendir. Descartes, hayvanlardaki düşünme yetisini (özellikle maymunların) ön plana çıkarıp, bir evrim mantığı geliştirenlerin ve düşünceyi hayvanlara da atfedenlerin aksine, hayvanlarda böyle bir yetinin hiç bulunmadığı kanaatindedir. O, bu durumu şöyle örneklendirir: “…bir saksağana, sahibinin geldiğini gördüğü zaman ona günaydın demesi öğretilebiliyorsa, bu ancak bu sözün söylenmesi, onun duygularından birine ait bir hareket haline getirilebildiği içindir; yani, eğer bu sözü her söylediği söylediğinde ona, örneğin, bir parça şeker veriliyorsa, bu, onun şeker yemek umuduna ait bir hareket olacaktır. Böylece, köpeklere, atlara ve maymunlara yaptırılan bütün şeyler, onların korku, umut ya da sevinç hareketlerinden başka bir şey değildir; öyle ki, onlar bu hareketleri hiçbir düşünce olmaksızın yapabilirler. İmdi, bu şekilde tanımlandığı takdirde, konuşmanın yalnızca insana vergi bir şey olması son derece önemli görünüyor bana.

Bu alıntıdan, Descartes’ın düşüncesi ile alakalı çıkartılan sonuç; onun, dili, düşüncenin ön koşulu olarak düşünmesidir. Hayvanlar konuşuyor gibi gözükse de çoğunlukla birkaç kelime ve cümleden ibarettir bu; yani, insanlarda karşılaştığımız kompleks bir dil değildir ve bu sebepten, dil kelimesi ile gerçekte kastedilen düşünülmemelidir.

Bu konuda konuşan kimselere ve düşüncelerine yer vermeye devam edecek olursak, ünlü Alman düşünür ve matematikçi Gottfried Wilhelm Leibniz’in (Isaac Newton ile aynı zamanlarda, ondan habersiz bir şekilde- ileri matematiğin temellerini atmıştır) dili, aklın aynası olarak tanımladığını görürüz. Leibniz’in, bu ifadesinde vurgulamak istediği, düşüncenin var olmasını dile bağlamasıdır. Düşünce, dil vasıtasıyla varlık alemine girmedikçe, onun varlığından bahsedemeyiz.

Dilin düşünceyi doğurduğu tezinden konuşurken bahsedilmesi gereken çok önemli bir şahsiyet var ki, bu da şüphesiz, ona en büyük katkıyı yapanlardan biri olan, ünlü Avusturyalı filozof ve analitik felsefenin kurucusu Ludwig Wittgenstein’dir. Tractatus Logico-Philosophicus‘unda, kendi dönemine kadar var olan felsefi problemlerin çoğunun, filozofların, dilin mantığını tam olarak kavrayamamalarından ileri geldiğini öne sürer. Felsefe bir düşünme eylemidir ve düşünceler dile bağlıdır. Dilin mantığının yanlış kullanılması, gerçekte problem olmayan şeylerin problem olarak addedilmelerine sebebiyet verir demektedir.

Bu tartışmada, Benjamin Lee Whorf tarafından geliştirilen, Whorf hipotezine de bakmakta fayda var. Whorf hipotezine göre, insanların algılamasını ve düşünmesini dil biçimlendirir. Bu hipotezde, katı biçimde uygulandığında, dilin, düşünceye bir kalıp görevi yaptığı iddia edilir. Daha esnek bir bağlamda alındığında, bu hipotezin, dildeki bazı yapı türlerinin, o dili konuşanları belirli yönde düşünmeye ve davranmaya ittiği yargısına varılabilir.

Farklı diller karşılaştırıldığında, bir dildeki sözcüğün tam karşılığının, diğer bir dilde olmadığı görülmektedir. Örneğin, İngilizce “brother” (erkek kardeş) sözcüğünün Japonca’da tek bir karşıtı yoktur, veya yine İngilizce “you” (sen) sözcüğü Japonca’da, o kişinin bulunduğu pozisyona ve aradaki samimiyet derecesine göre değişir. Japonca’da “te” sözcüğü Ingilizce’deki “arm” (kol) ve “hand” (el) sözcüklerinin karşılığıdır. (Yukarıda, Japonca bir kelime Latin harfleriyle yazılmıştır. Buna romaji denir.)

Bu alıntıda ifade edilmek istenen şey, İngilizce’de; Japonca’da olduğu gibi, başkasının erkek kardeşinden bahsetmekle, kendi erkek kardeşinden bahsetmek arasında, kelime açısından bir farklılık olmadığıdır. Bundan dolayıdır ki bir İngiliz, böyle bir ayrım düşüncesine sahip olmaz. Aynı şekilde, Whorf’a göre, İngilizce’de yer alan arm (kol) ve hand (el) kelimelerinin, Japonca’da bir kelime ile ifade edilmesi, bir Japon’un, bunlar arasında bir ayrım yapmamasına sebebiyet verir ve bu, dildeki bazı yapı türlerinin, o dili konuşanları belirli yönde düşünmeye yönelttiği düşüncesine dayanak oluşturmaktadır.

Buna karşıt düşüncede olanlar ise, farklı bir milletten olan biri gibi düşünebilmek için, o milletin dilini öğrenmemiz kaçınılmaz olduğunu öne sürer. Dil, bireylerin algılama ve düşünme şeklini çok güçlü bir şekilde etkilediği için, insanların ancak bir milletin dilini öğrenmeden, sadece onları gözlemleyerek, onlar gibi düşünebildiğini söylemektedirler.

Bu tartışmaya ışık tutabilecek bir diğer konu da Tarzan vakalarıdır (feral children). Tarzan’ın çizgi filmini izleyenlerin hatırlayacağı üzere, Tarzan, ormanda, hiçbir insanla temas kurmadan büyümüştür ve bundan sebeple herhangi bir dil konuşamamaktadır. Bu vakaların böyle adlandırılmasının sebebi de vakaya özne olan kimselerin, Tarzan gibi, herhangi bir dil konuşamamaları ve toplumdan uzak yetişmeleridir. Bu nadir rastlanan durumlardan birine Fransa’da, Aveyron’un yakınlarında rastlandı. Ormanın kenarındaki bir tabakhaneye, ormanda yaşayan, çıplak ve hiçbir dil konuşamayan bir çocuk yaklaştı. Daha sonra, bu çocuk bilim dünyasının araştırma konularından biri oldu ve bir doktorun gözetimi altında kendisine dil ve toplumsal davranışlar öğretilmeye çalışıldı ancak birkaç kelimeden fazla öğrenemedi. Bunun sebebi tam olarak bilinmiyor fakat çocuğun bunun gibi birçok davranışı, otistik olma ihtimali üzerinde durulmasına sebebiyet veriyor.

Bu ifadeleri analiz etmeden önce, bazı tanımlamalar yapmakta fayda var. Otizm, beyin gelişimini engeller. Zekayı da düşünme yeteneği olarak tanımlayabiliriz. Bu çocuğun dil konuşamaması, zeka geriliğine ve dolayısıyla da hiç düşünce üretememesine ya da yeteri kadar üretememesine sebep olmuş olabilir. Buradan yola çıkarak da düşüncenin dil olmadan olmayacağı öne sürülebilir. Elbette ki bunlar, ciddi araştırma isteyen konular ve bizim şu an yapabileceğimiz, tahminde bulunmaktan ibaret.

Bu konu geçmişten günümüze tartışılageldi ve farklı açılarla izah edildi. Paradigma değişiklikleri geçirdi. İkisini birbiriyle eş tutan da oldu, birinin diğerini doğurduğunu söyleyen de. Dilin düşünceyi doğurduğunu düşünenlerin, argümanlar açısından daha zengin olduğu görülüyor ve bu sebeple, günümüzdeki hakim düşünce konumundadır ancak tam tersini savunanların getirdiği karşıt argümanlar da vardır. İleride bu tartışma devam eder mi, ederse de nerelere gider, bilemiyoruz.

mehmet ileri

Bir cevap yazın