Çevirmen: Aktör – Emre Erol

Çevirmen: Aktör

Emre Erol

“In the beginning was the Word, and the Word was with God, and the Word was God.” John 1:1, The Bible

Çevirmen Tuncay Birkan, Çevirmen: Yabancı Ajanı mı, Yabancılığın ajanı mı? adlı yazısında yüzyıllardır hep etkileşime ve başkalaşıma açık olan dilin ve bu dile özgü çeviri faaliyetinin hep tartışılagelmiş yerlilik yabancılık ikilemine değinir. Bu ikilemi, yani çevirmenin görevini yaparken çevirdiği metni kendi diline ve kültürüne mi, yoksa kendi dilini ve kültürünü çevrilen metne mi yakınlaştırması ve uydurması gerektiği ikilemini, metaforik olarak hayata, yani insanın dışarıdan gelen sinyalleri kendi filtrelerinden geçirerek anlamlı bir bütün oluşturma çabasına ve bu çabadan doğan yerlileşme ve yabancılaşma serüvenine bağdaştırmak istiyorum.

Evren ve içindeki her şey, insanlar, metinler ve eylemler Tanrı’nın bir yansıması ise, yaratılışın kendisinin sözden eyleme-hatta yazıya-bir çeviri etkinliği olduğunu öne sürebiliriz. Bu bakış modern fiziğin ışığında da bizi yakın bir kavrayışa taşır çünkü evrende her şey küçük parçacıklardan oluşur ve özünde bir koda sahip olan matematiksel bir ifadedir, ve değişmeyen tek şey de değişimin kendisidir. Bu değişime evrenin bir parçası olan insan da dahildir tabii, hem fiziksel hem de entelektüel anlamda. Edebiyatta çeviri faaliyetiyle ilgilenenlerin yargılandığı ve hain olarak görüldüğü çağları henüz aşamamış olan ülkemizde insanların birbirleriyle olan etkileşimlerinde kullandıkları dil yaralayıcı ve zararlı bir etkiye sahip olsa da, dönüştürücü bir etkiye de sahip olabilir. Edebi çeviriler, kültürler arasındaki hiyararşinin kurallarını takip ediyor olsa bile, artık tek bir uygarlık haline gelen dünyamızda bilinçli okur için empati yeteneğini artırıcı ve kültürler arası hoşgörüyü tamamlayıcı bir etkiye de sahiptir. Bu iyi yönde etkileşimi metaforik olarak Tanrı’ya yaklaşma olarak bile görebiliriz. Bu yaklaşım sırasında Babil Kulesi mitinde olduğu gibi farklı dillere ayrılıp anlaşamama kolaylığına düşmemek için Shakespeare’e başvurma ihtiyacını hissediyorum. Shakespeare dünya bir sahne, bizlerse oyuncularız dediğinde eyleme geçmenin önemini vurguluyordu. İnsanı aktör olarak gören bu bakış açısını, çevirmeni insan, insanı çevirmen, çevirmeni de aktör olarak görerek geliştirmek istiyorum bu yazıda aslında.

Zihnimiz, biraz daha bilimsel konuşmak gerekirse beynimiz, sürekli dış dünyadan sinyaller alan ve bu sinyallerden gerçekliği kurgulayan bir mekanizmadır. Bu kurgu esnasında anlam yaratma becerisi veya obsesyonu ise insanın evrimine ve yücelişine paralel olarak gelişmiştir ve gelişmektedir. Bu noktada üretilen anlamın bizleri, yani bir aktör olarak çevirmenler olan insanları, Tanrı katında hain ve yabacı bir ajan konumuna düşürmemesi için mahkum olduğumuz hayat denilen bu metinde var olmaya çalışan başarılı bir aktör gibi çeşitli doğaçlamalar yapmamız ve metni hem kabul etmemiz hem de olumlamamız gerektiğine inanıyorum. Yaratılış bildiğimiz anlamda güzel olmak zorunda olmayabilir, hatta düşlerimize ve isteklerimize kayıtsız da olabilir, ancak metindeki kusurları ve güzellikleri kabul etmek, kendi anlam arayışımızda uyguladığımız çeviri faaliyetini kolaylaştıracağı gibi, Babil Kulesi mitindeki anlaşamama sorununu da ortadan kaldıracaktır. Metne ve söze yabancılaşan milyonların, belki de milyarların olduğu bu yüzyılda, bu görev edebi metinleri çeviren aktörlere olduğu gibi, biz insanlara da, yani bu hayat sahnesinin aktörlerine de düşmektedir. Sistine Şapeli’nin tavanına Tanrı’yı çizen Michalengelo bizlere Tanrı’nın zihnimizin bir ürünü olduğunu anlatmaya çalışmıyor muydu? İnsan uygarlığı havada yürüyen uçaklar, su altında dolaşan gemiler ve dünyanın sınırlarını aşan roketler icat edebiliyorsa, kendimizi bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye gücü olan Tanrılar olarak görmemiz için de küçük bir çeviri faaliyeti gerekli demektir. İnsan zihni bunu başarabilecek güçtedir ve Borges’in çevirmenine dediği gibi, çevirmenin görevi metinde söylenenleri olduğu gibi söylenmek istenenleri de çevirmek anlamına gelebilir. Sadece dünyanın bize sundukları ile yetinmemeliyiz, hayat metninde anlatılmak istenen daha aşkın, daha gerçek-ya da Keats’ten ödünç alarak daha güzel-bir şeyler olabileceğine de inanmalıyız. Kendi payımıza düşen küçük rolü bu bilinçle yaşarsak metinlerimiz de, hayatlarımız da, çevirilerimiz de başlangıçtaki sözle uyumlu olacaktır, ve bin yıllardır Tanrı’ya ulaşmaya çalışan insanlık cenneti yeryüzünde bulacaktır.