Başkaldırmak Nâfile Mi? / Michel Foucault

Michel Foucault, yaklaşık bir senedir devam etmekte ve her geçen gün şiddetlenmekte olan Şah karşıtı halk ayaklanmasının nabzını tutmak üzere, İtalyan Corriere della sera gazetesinin muhabiri olarak, 1978 Eylülü ve Kasımı’nda İran’ı iki kez ziyaret eder. Humeyni’nin 1 Şubat ’79 tarihindeki İran’a dönüşünden ve İslâm Cumhuriyeti’nin takip eden 31 Mart tarihindeki ilânından önce, Batı basınında çıkan iki makalesinde Foucault, siyasal ruhaniyet (spiritualité politique) mefhumu etrafında, siyasal olan ile ruhani olanın birlikte var olabilme imkânını ve –tıpkı Batı’da, Rönesans ve Reform’dan bu yana alışılmış olduğu üzere– birbirlerini zorunlu olarak dışlama ihtimallerini sorgular.

Ayaklanmanın –o an itibariyle–   her türlü sınıfsal ve politik ayrımı aşan ve İran halkını topyekûn kuşatan manevi bir haleye sahip olduğu iddiasından hareketle, başkaldırının, Batı’daki toplumsal hareketlerin Rönesans ve Reform’dan bu yana unutmuş olduğu –sınıf çatışmalarının, siyasi kavgaların ötesinde–  bir tinsellik ile donanmış olduğunu ileri sürer. Hareketin, İslâm Cumhuriyeti bünyesinde bir mollalar iktidarı halini aldığı noktada sergilediği dinî fanatizm ve Şah’a muhalif koalisyonun önceki ortaklarına yönelik şiddet dalgası, Batı kamuoyunda, o saate kadar, selâmlanmış yahut tereddüt içerisinde bakılmış olan ayaklanma üzerindeki havayı olumsuz yönde değiştirir. Bu noktada, önceki tavrından ötürü eleştiri oklarını üzerine çeken Foucault, mayıs ayında, Le Monde‘da yazdığı makalesinde, İran’daki ayaklanma karşısındaki tavrını ve halk hareketinde kendi entelektüel-düşünür sıfatı itibariyle kıymetli addettiği yanı açıklama çabasına girişir.

Toplumsal hareketlerin, modernitenin, kısaca ekonomi-politik başlığı altında sunduğu değerlendirme ölçütlerinin ötesine uzanan bir (manevî/tinsel) boyutu olduğuna da işaret etmesi bakımından anlamlı bulduğumuz bu makaleyi Türkçe’ye çevirip, okurlar ile paylaşmaya karar verdik.

“Yeter ki şah başımızdan gitsin, binlerle ölmeye hazırız”, diyordu geçtiğimiz yaz İran halkı.  

“Varsın kan revân götürsün İran’ı, yeter ki devrimimiz diri olsun”, diyor şu günlerde Ayetullah.

Tuhaf bir yankı tınlıyor peşi sıra gelen bu iki cümlenin arasında.

Berikinin dehşeti, ilkinin sarhoşluğunu mahkûm eder mi?

Başkaldırılar tarihe aittir lâkin bir yandan da ondan kaçarlar. Tek bir insanın, bir grubun, bir azınlığın yahut topyekûn bir milletin, adaletsiz addettiği bir iktidarın suratına, hayatı pahasına “itaat etmiyorum!” diye haykırdığı bir hareket söz konusudur. Bu bana önü alınamaz gibi geliyor. Çünkü hiçbir iktidar, bu hareketi mutlak suretle imkânsız kılamaz. Ve çünkü başkaldıran insan için nihayetinde bir izahat da yoktur; zira bir insanın ölüm ihtimalini itaat edecek olmanın kesinliğine “gerçekten” tercih edebilmesi için, tarihin akışını ve sebep-sonuç zincirlerini kıracak temelli bir kopuş gerekir. Elde edilmiş yahut talep edilmekte olsun, özgürlüğün her şekli; en ehemmiyetsiz görülen şeyler üzerine dahi olsa, geçer akçe addettiğimiz tüm haklar; hepsi şüphesiz şu kerameti kendinden menkul “doğal haklar” manzumesinden daha sağlam, daha elle tutulur bir temel taşı üzerinde yükselir.

Şayet toplumlar ayakta kalıyor ve yaşamaya devam ediyorlarsa –yani, iktidar odakları “mutlak surette mutlak” değillerse–, bu demektir ki her türlü cebrin ve kabulün gerisinde –tehditlerin, şiddet formlarının ve ikrarın ötesinde– hayatın pamuk ipliğinde olmadığı, iktidarın acze düştüğü ve insanların darağacının gölgesinde, mitralyözün önünde başkaldırabildiği o ânın imkânı vardır. Nitekim, tarihin böylesine, hem içinde, hem “dışında” oluşundan ve her bir ferdin hayat-memat pahasına oyuna katılışından ötürüdür ki, başkaldırılar mizansenlerini ve ifadelerini en kolay dinî mesellerde bulurlar. Ahiret vaadi, tarihin sonu, mesihin yahut krallığın dönüşü, selâmetin mutlak hükümranlığı… Tüm bunlar, yüzyıllar boyunca, dinin elverdiği noktada, başkaldırıların sade ideolojik kisvesini değil, yaşanma şeklini de oluşturmuşlardır.

Tâ ki “devrim çağı” ufukta belirmeye görsün. İki yüzyıldan beri, tarihe müstahkem bir mevziden, zaman tasavvurumuzu şekillendirdi, umutlarımızı kendi üzerine odakladı. Devâsa bir gayretle başkaldırıyı rasyonel ve ele avuca gelebilen bir tarihin içine hapsetti: ona bir meşruiyet atfetti; sevabının ve günahının muhasebesini tuttu; kanunlarıyla nasıl cereyan edeceğini belirledi; ona önkoşullar, hedefler ve serimlenme şekilleri tayin etti. Bir meslek erbâbı olarak devrimicinin kim olduğunu dahi belirledi. Böylelikle, başkaldırıyı bağrımıza basarak, onu kendi hakikati içerisinde kavradığımızı ve mantıkî sonucuna götürdüğümüzü iddia ettik –muazzam ve ürkütücü bir vaat. Şimdi kimileri kalkıp diyecektir, başkaldırı kendini real-politik‘in cenderesinde bulmuştur. Kimileriyse, böylelikle, başkaldırıya rasyonel bir tarih tasavvurunun kapılarını açmış olduğumuzu söyleyecektir. Ben ise, vakt-i zamanında Horckheimer’in sorduğu, naif ve bir o kadar coşku dolu soruyu tercih ediyorum: “Ne menem şeydir şu devrim dediğimiz?”  

Başkaldırının muamması. İran’daki hareketin “esbab-ı mucibesinin” (raisons profondes) peşine düşmek yerine; hareketi yaşandığı hâliyle kavramak, bünyesine hayatları pahasına dahil olan adam ve kadınların aklından geçenleri anlamak isteyen için çarpıcı bir şey söz konusudur. Aç bilâç halleri, hor görülmüşlükleri, rejime duydukları nefret ve onu devirme arzuları… Hepsini, dinî olduğu kadar siyasî, muhayyel bir anlatının içerisinde yerin ve göğün uçlarına nakşediyorlar. Pehlevilere karşı mücadelelerinde şahsî gaileler olduğu gibi, kadim fedakârlık ve vaatler de mevcut. Öyle ki, orduyu –felç etme noktasına kadar– dizginlemekte ve arz ettiği tehdidi savuşturmaktaki gerçekten kritik rollerine rağmen, meşhur halk nümayişlerinin hepsi, aynı zamanda dinî bir âyin edasında gerçekleşti ve nihayetinde iktidarın topyekûn tel’in edildiği zaman-ötesi bir dramaturjiyi sahneledi. Ne hikmettir ki, XX. yüzyılın ortasında, ruhanî olana ait ögeler siyasetin zeminine aktarılmak istendiğinde, olabilecek en iyi şekilde silâhlanmış bir rejimi –Batı’nın bir zamanlar beslediği eski düşlere yakın düşecek şekilde– devirecek kudrette bir hareket zuhur ediyor.

Yıllardır süren sansür ve zulüm; bağımlılık içerisinde tutulmuş bir sınıf; yasaklı partiler; kökü kazınmış devrimci hizipler; “kalkınma”, “inkılâp”, “şehirleşme” ve rejimin öteki hezimetleri altında sarsılmış bir toplum… Buhran ve hemen ardından isyan dinden başka neyin üzerinde yükselebilirdi ? – Doğru. Ancak dinî unsurun, daha gerçek kuvvetler ve daha az “arkaik” ideolojiler lehine çabucak silinip gitmesini beklemek gerekmez miydi ? – Şüphesiz ki hayır, birçok sebep var.

Evvela hareket, aldığı şekil içerisinde kendisini tahkim edecek hızlı bir başarı kaydetti. Siyasî hedefleri sağlam ve halk üzerindeki nüfûzu güçlü bir ruhbanın kurumsal mukavemeti söz konusuydu. İslâmi hareketin tüm bağlamı mevcuttu: işgâl ettiği stratejik konumla, Müslüman ülkelerin elindeki ekonomik anahtarlarla ve iki kıta üzerindeki yayılma gücüyle, İran’ın çevresinde kesif ve karmaşık bir gerçeklik arz ediyordu. İsyanın muhayyel içeriği devrim gününün şafağında dağılmadıysa da onu bünyesinde barındırmağa hazır gözüken ve aslında bambaşka bir doğaya sahip siyasal sahnenin üzerine aktarıldı. Bu sahnenin üzerinde en mühim olan ile en tüyler ürpertici olan iç içe geçiyor: İslâmı yeniden canlı bir medeniyet hâline getirmenin şaşırtıcı ümidi ve gâvur düşmanlığının (xénophobie) en menfur şekilleri; küresel dâvâlar ve bölgesel rekabetler. Ve emperyalizm meselesi. Ve kadınların kul-köle derekesine indirilmesi.

Görünen o ki İran’daki hareket, devrimlerin hâlihazırda bünyelerinde gizlice barındırdıkları müstebit eğilimi (tyrannie) kitlelerin kör coşkusu altında ortaya çıkarmalarından ibaret olan ihtilâllerin o mahut “kanuna” tâbi değil. Başkaldırının en derin, en yoğun yaşanmış kısmı doğrudan doğruya haddinden fazla yüklü bir siyasî yelpazeye dokunuyordu. Ne var ki, bu temas, hareketin kimliğini teşkil etmiyor. Ölüme yürüyenlerin kerteriz aldıkları ruhaniyetin, ruhbanın kanlı idâresiyle müşterek bir kıstası yok. İranlı ruhbanlar, rejimlerine başkaldırıya ait referanslar aracılığıyla bir sahihlik (authenticité) atfetmeye çalışıyorlar. Bu bakımdan, bugün bir mollalar iktidarı olmasından hareketle başkaldırıyı itibarsızlaştırarak bizler de aynı şeyi yapıyoruz. Bir diğer vakada olduğu gibi, bu vaka için de bir “korku” söz konusu. Dünyanın uzun zamandan beri bir örneğini görmediği, geçtiğimiz sonbahar vuku bulmuş fenomenden yana bir korku.

İşte tam bu noktada, böylesi bir harekette mevcut, tek bir unsura indirgenemez/bastırılamaz olanı, her tür istibdat (despotisme) için dün olduğu gibi bugün de derinden tehditkâr olanı ortaya çıkarmanın zarureti söz konusu.

Elbette kanaat değiştirmekte bir beis yok; ancak daha dün Şah’ın işkencelerine karşı çıkıyorken, sırf bugün kesilmiş eller ile karşı karşıyayız diye fikir değiştirmek için de bir sebep yok.

Kimsenin “Takılın peşime, tüm insanlığın selâmeti ufukta” demeye hakkı yok; ancak “Başkaldırmak nâfile, her şey daima aynı kalacak” diyecek kişiyle de aynı fikirde olduğumu söyleyemem. Hayatı pahasına bir işe girişen için kural-kaide konulamaz. İsyan etmekte haklı mıyız, haksız mı? -Soruyu açık bırakalım. Başkaldırı bir olgudur ve vâki olduğu vakit alelâde insanların öznelliği tarihe dahil olur, ona soluğunu verir. Hergelenin biri çıkar, insafsız cezalar karşısında hayatını ortaya koyar; meczubun biri gözlerden ırak mapusluğuna bundan gayrı boyun eğmemeye karar verir; halk zalim bir rejimi redd eder. Bunlardan hiçbiri ne ilkini masum kılar, ne berikine derman olur, ne de bir üçüncüye söz verilmiş yarınları getirir. Kimse de onlarla dayanışma içerisinde olmakla mükellef değildir. Ve kimse de diyemez ki tüm bu sesler cümbüşü ötekilerden yeğdir, nihayetinde hakikati dile getirir.

Söylediklerinin dinlenmeye değer olması için var olmaları ve kendilerini susturmaya azmetmiş ne varsa karşılarına almış olmaları kâfidir. Ahlâk meselesi? -Belki. Gerçeklik meselesi? -Muhakkak. Varsın tarih perdesinin yaldızları dökülsün (désenchantement de l’histoire), kâr etmez; zira böylesine seslerle kat edildiği içindir ki insanoğlunun devranı bir evrimden değil, “tarihten” ibarettir.

Bu bahis, bir diğer ilkeden ayrı düşünülemez: insanın bir öteki üzerindeki iktidarı her daim netamelidir. İktidar doğası itibariyle kötüdür demek istemiyorum; demek istediğim, iktidar kendi iç mekanizmaları itibariyle sonsuzdur (bu demek değil ki kadir-i mutlaktır, bilakis). İktidarı sınırlandırmak için mevcut kurallar asla yeterli değildir; ele geçirebileceği fırsatlardan yoksun kılmak için evrensel ilkeler asla yeterince katı değildir. İktidara, sürekli, tavizsiz kurallar ve sınırlandırılmasının bahsi dahi geçemeyecek haklar dayatılmalıdır.

Şu günlerde, entelektüellerin doğru dürüst bir “basına” sahip oldukları söylenemez: kelimeyi yeterince açık bir anlamda kullandığımı düşünüyorum. Dolayısıyla ortalıkta pek entelektüel olmadığını söyleyecek filân değilim; buna başta ben bıyık altından gülerdim. Ben ki entelektüelim. Şimdi bana neye dayanarak, nasıl ahkâm kestiğimi soracaksınız. Buyurun cevabım: şayet dâvâ adamı (stratège) addettiğimiz kişi “Büyük resmin karşısında şunca ölümün, haykırışın, başkaldırının ne önemi var. Esas olan, içinde bulunduğumuz özel durumu kuşatan genel ilkedir.” diyorsa, kendi payıma, bu zat siyasetçi, devrimci, Şah yahut Ayetullah taraftarı olmuş, zerre önemi yok.

Benim teorik ahlâkım bunun tam tersidir, dâvâ karşıtıdır (antistratégique). -“Bir tekillik baş kaldırdığında hürmetkâr, iktidar evrensel olana el uzattığında tavizsiz ol.” Lâfta kolay, fiiliyatta zor; zira aynı anda, hem tarihin biraz dibinde, onu dalgalandırabilecek akıntıları kollamak; hem de siyasî olanın biraz gerisinde, onu kayıtsız şartsız sınırlandırabilecek olana göz kulak olmak gerekiyor. Ne yapalım, bu da benim işim ve bu işe girişen ne ilk ne de tek kişiyim. Nihayetinde bunu ben seçtim.

Bir cevap yazın