Amerika Birleşik Devletleri Kuruluş ve Düşünce Tarihi

Amerika her ne kadar kuzey ve güney olmak üzere iki temel parçadan oluşan bir kıta ismi olsa da genel olarak anlamı Amerika Birleşik Devletleri tanımını da kapsar. ABD’de yaşayan insanlar ‘Birleşik Devletler vatandaşı’ unvanını kullanmakla birlikte hem Birleşik Devletler vatandaşları hem de Latin Amerika’daki diğer ulus yurttaşları kendilerini Amerikalı diye de tanımlayabilmektedirler.

Peki, nasıl bir ülkedir Amerika? Modern bir imparatorluk benzetmesi yapılabilir, dünya milletler ve medeniyetler tarihinin en küçük çocuğu yakıştırması da belki uygun düşecektir. Fakat nasıl olur da bu kadar genç olan ve çok çeşitli uluslardan oluşan böyle bir topluluk, hem de ulusçuluğun, milliyetçiliğin ve merkezi otoritenin en şiddetli bir şekilde savunulduğu bir dönemde ve de üstelik bunların savunucularının çocukları tarafından federal bir yapıya kavuşup, dönemin en güçlü devletlerini saf dışı bırakarak, kısa bir zamanda dünya milletler sahnesindeki en büyük yeri işgal eder?

Ya da nasıl olur da birbirleri ile mücadele halindeki milletlerin yurttaşları, okyanusun öbür tarafına geçip birçok devletin bir araya gelmesiyle oluşan bir ‘Devletler Birliği’ kurarlar? Bu sorular kafa karıştırıcı olmakla birlikte üzerlerinde özellikle durulması gereken sorulardır. Fakat Birleşik Devletlere geçmeden önce Kıta Amerika’sının tarihi hakkında birkaç söz söylemek yerinde olacaktır.

Buzul Çağı ve İlk Amerikalılar:

Buzul Çağı’nın en şiddetli döneminde, MÖ 34.000-30.000 yıllarında, dünyadaki suyun önemli bir bölümü büyük kıtasal buz katmanları halindeydi. Bunun sonucunda, Bering Denizi bugünkü düzeyinden yüzlerce metre daha aşağıdaydı ve Asya ile Kuzey Amerika arasında, adına Beringia denilen bir kara köprüsü oluştu. Beringia’nın en geniş döneminde 1500 kilometre kadar olduğu sanılıyor. Nemli ve ağaçsız bir tundra olan bölge, otlar ve diğer bitkilerle kaplıydı. Bu da ilk insanların yaşamak için avladıkları büyük hayvanları çekiyordu.

Kuzey Amerika’ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını kuvvetle muhtemel bilmiyorlardı. Alaska’ya geldikten sonra ilk Kuzey Amerikalıların buzullar arasındaki geçitleri aşarak Birleşik Devletlerin bulunduğu güney bölgelerine ulaşmaları için binlerce yıl daha geçmesi gerekti. Kuzey Amerika’da ilk yaşam kanıtları günümüzde de bulunmaya devam etse de, bunların çok azının MÖ 12000 yılından daha eskiye ait olduğu kesinlikle kanıtlanabiliyor.

Kuzey Amerika’ya ilk gelen Avrupalılar ise İzlandalı Vikinglerdi. Liderleri Leif Ericson yönetiminde 1000 yılında buraya ayakbastılar. Onların izlerine Kanada’nın New Foundland bölgesinde rastlanmıştır. Ama Vikingler burada kalıcı bir yerleşim kurmayı başaramadılar ve kısa bir süre sonra yeni kıtayla olan temaslarını kaybettiler.[i]

AMERİKAN DEVRİMİ VE FİKİRSEL ARKA PLANI:

Birleşik Devletler Enformasyon Ajansı’nın Eylül 1997 tarihinde hazırlanan raporunda, Amerika Birleşik Devletleri temel olarak sağ ve sol sütun olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Bunlardan sol sütun; hükümet, iş dünyası, din, bilim ve tıp, sanat gibi on iki temel maddeyi kapsarken, sağ sütun ise sadece göçmenlere ayrılmıştır. Buradan Amerika için göçmen kültürünün ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılabilir.

Birleşik Devletler toprakları bugüne kadar, çoğu ülkeden daha fazla –yaklaşık 70 milyon kadar- göçmen kabul etmiştir. Ve halen ülkeye her yıl yüz binlerce göçmen alınmaktadır. Başkan John F. Kennedy bu durumun getirisini şu şekilde özetler: “Amerika’nın sırrı buradadır. Eski gelenekleri, taze belleklerinde taşıyan ve yeni sınır boylarını keşfetme cesaretine sahip insanlardan oluşan bir ulus.”

Bu göç dalgaları başlarda yeni bir hayat parolasıyla ortaya çıkmışken sonra birden kargaşa, devrim ve yeni bir ulusa dönüşmüştür.

Kolonilerin Kurulması:

1492’den itibaren Amerika kıtası, Avrupa sömürgeciliğinin hücumuna uğramıştır. Amerika’ya ilk olarak 1492’de Kolomb’un gelmesiyle kazançlı çıkan İspanya’dır. 1500’de Portekizliler, 1534’te Fransızlar ve 1603’ te İngilizler kıtaya gelmişlerdir.[ii]

Her ne kadar İngilizler kıtaya sonradan gelseler de Amerika’da etkisini en fazla hissettiren ulus oldular. Çünkü sayıca fazlaydılar. Birleşik Devletler topraklarına ilk yerleşenler arasında en kalabalık etnik grup İngilizlerdi.

İlk İngiliz kolonisi 1607 yılında Virginia, Jamestown’da kuruldu. Bu koloni İngiltere kralı 1. James döneminde gönderilmişti. Bu koloniden kısa bir süre sonra İngiliz resmi kilisesinden kaçan Püritenler geldi. Püritenlerin gelmesi Amerika’yı gelecekteki devrime hazır hale getirecek sosyal fitilin ateşlenmesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü Püritenler özgür olmak ve dinlerini serbestçe yaşayabilmek için gelmişlerdi. Daha sonra Amerika’ya göç eden diğer Avrupalılar da özgürlük için bu kıtanın yolunu tuttular. Fakat ilk başlarda baskın olan Püritenler, kendileri için dini özgürlük ve serbestlik talep ettikleri halde diğer insanları o hakka layık görmediler.

Ünlü tarihçi Halil İnalcık Püritenleri ya da daha genel anlamıyla Amerika’daki ilk koloninin kuruluşunu şu şekilde özetliyor: “İngiltere’de 1730-1760 döneminde din meselesi tartışma konusu; Katoliklik, Protestanlık, Anabaptizm, Püritanizm. İngiliz devleti Püritenleri kanun dışı saydı, baskı vardı, yakalananlar takibata uğruyordu. Onlar da Hollanda’ya kaçtılar. Hollanda’da da tutunamadılar. Uzak bir memlekete gidip kendi hayatlarını ve dini inançlarını yaşamak için Amerika’yı seçtiler. İlk defa Massachusettes’e, Amerika’nın kuzey kısmına sonra güneye koloni halinde yerleştiler. İlk zamanlar çok bağnaz bir din hayatı yaşadılar; herkesin hal ve hareketi takip ediliyor, cezalandırılıyor; öyle bir taassup ve baskı. İşte ilk Amerikan kolonisi böyle doğdu.” [iii]

Aslında Püritenlerin böyle davranmaları biraz da inançlarının gereği idi. Çünkü onlar ilk yerleştikleri bölge olan New England’da ‘Tepenin Üzerindeki Kenti’ yani ideal toplumu kurmayı amaçlıyorlardı. Kendilerini de bu iş için Tanrı tarafından seçilmiş olarak görüyorlardı. Bu düşünceye kapılmalarında ise Amerika’ya yerleştikleri ilk zamanlardan itibaren yaşadıkları bolluk ve elde ettikleri başarılardı. Onlara göre devlet Tanrı’nın buyruklarını uygulamalıydı. Bu yüzden; kiliseye karşı gelenleri, zina yapanları, ayyaşları ve Sabbat’a karşı gelenleri sert şekilde cezalandırıyorlardı. 1636’da Roger Williams adlı bir rahip Rhode Island’da devlet ile kilisenin ayrılığını ve dini özgürlüğü temel alan bir koloni kurdu. Bu iki ilke ABD anayasası hazırlanırken de esas alınmıştır.

İngilizlerden sonra artan sömürge yarışı dolayısıyla Fransızlar ve İspanyollar da Yeni Kıta’da koloni faaliyetlerine başladılar. Fransızlar daha çok Amerika’nın kuzey bölgesi ve bugünkü Kanada topraklarında kolonicilik faaliyetlerine ağırlık verdiler. Fakat daha sonra İngiltere ile Fransa arasında Avrupa’da meydana gelen anlaşmazlıklar ve silahlı mücadelelere kadar varan çatışmaların etkileri okyanus ötesine kadar ulaşacak, dahası bu olaylar Amerika’daki iç meselelerle birleşip yeni bir ihtilalin ve devletin oluşmasına zemin hazırlayacaklardır.

İhtilalin Çıkması ve Bağımsızlık Savaşı:

18. asrın ikinci yarısının dünya tarihi açısından en önemli iki olayından biri Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu öteki de Fransız İhtilalidir. Amerikan Devrimi; Yeni Dünya’da bütünleşme, güçlenme ve genişlemeye yol açarken, Fransız Devrimi ise Eski Dünya ‘da 25 yıllık bir karışıklık doğurmuştur. Fransız İhtilali’nden birkaç yıl önce kurulan ABD; 19. Asırda genişleyerek ve güçlü bir devlet haline gelerek kudretini ilk defa 1. Dünya savaşında göstermiştir. Daha sonra 2. Dünya savaşının liderliğini yapmış ve bugünün süper güçlerinden biri olmuştur.[iv]

Belki de Amerikan Devrimini tetikleyen olaylara geçmeden önce, Amerikan Devrimi’nin mahiyeti nedir? Sorusuna cevap aramak daha yerinde olacaktır. Gerçi bu soru bu güne kadar pek çok defa soruldu ve çeşitli yönlerden bakan pek çok cevap verildi. En yüzeysel haliyle Büyük Britanya İmparatorluğu bünyesindeki bir krizdi. O yüzden İngilizlerin bakış açısıyla 13 koloninin kaybedilmesi, Amerika için ise bağımsızlığın kazanılmasıydı. Fransa için ayrı bir devrim demek iken, en temelde Amerika Cumhuriyeti’nin kurulmasıydı.

Gerçi 20. Asır tarihçileri de Amerikan Devriminin uluslararası önemi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdi. Bunlardan biri olan muhafazakar Amerikalı tarihçi Daniel Boorstin; “Modern Avrupalı anlamda Amerikan Devrimi hemen hemen hiçbir biçimde devrim değildi.” derken, Birleşik Devletlere bir Alman mülteci olarak gelen Hannah Arendt, Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi ile karşılaştırarak; “Amerikan Devrimi o derece muzafferane bir başarı kazanmıştı ki yereli çok az aşan bir olay olarak kaldı.” demekteydi. Buna karşılık bir başka Amerikalı tarihçi olan R. R. Palmer, iki devrimin benzerlikler taşıdığına ve her ikisinin de 18. Asır demokratik devrim çağında öncü aktörler olduklarında ısrar eder. Amerikalılar doğal olarak öncelikle kendi refahlarıyla ilgilendiler, fakat eylemlerinin ve başarılarının daha geniş anlamda, dünyanın geri kalanıyla doğrudan ilgili olduğuna da ikna olmuş durumdalardı.[v]

Aslında geçmiş yılların acı anılarına ve sınır anlaşmazlıklarına rağmen bir İngiliz-Amerikan savaşı çıkması beklenir bir şey değildi. İngiltere’den Amerika’ya olan sermaye ve mamul mal akışı ve buna karşılık hammadde özellikle pamuk gelmesi, iki ekonomiyi daha sıkı bağlarla birbirlerine bağlamış idi.[vi]

Kolonilerin İngiltere’ye isyan etmesinin temel sebebi kolonilerin üzerine yüklenen ağır vergiler olmuştur. Yani İngiltere-Amerika savaşı bir bağımsızlık savaşı olarak değil, bir vergi savaşı olarak başlamıştı. Bu ağır vergilerin sebebi ise İngiltere’nin Fransa ile sürdürdüğü “ Yedi Yıl Savaşları”dır. İngiltere, Fransa ile yaptığı bu savaşların sonunda Kuzey Amerika’daki Fransız kolonilerini, Kanada’yı ve Hindistan’ı ele geçirdi. Fakat bu savaşlar için çok para harcadı. Maliyetleri ise Amerikan kolonilerine ek vergi yükü getirerek sağlamak yoluna gitti. Koloniler de zaten İngiliz subaylar yönetiminde Fransa’ya karşı savaşmışlardı. Bu savaşlar sonunda 1763 Paris Barışı ile hem kuzeylerindeki hem batılarındaki Fransız tehlikesiyle, güneylerindeki İspanyol tehdidini ortadan kaldırmışlardı. Bu durum kolonilerin kendilerine olan güvenlerini arttırdı.

Ekonomik refahın etkisiyle Amerika’da 1776-1806 yılları arasında nüfus iki kat artmıştır. Boston’un nüfusu 20 bin olup çocuklarını Harvard ve Yale üniversitelerine gönderen kültür düzeyi yüksek bir burjuva sınıfı vardı. Ancak kentteki dinsel bağnazlık, düşünsel geleneği ve çok sayıda kitap ile gazetenin ve liberal düşüncelerin yaygınlık kazanmasını engelleyememiştir.[vii]

New York’ta büyük mülk sahipleri ve tüccarlar tarafından yönetilen 50 üyeli bir komite kurulmuştu; aşırılar yavaş yavaş elendiler ve Amerikan kamuoyu çok geçmeden bağımsızlık taraftarı radikallerle, metropolle anlaşma yolu arayan muhafazakarlar arasında ikiye bölündü. Özellikle işçilerden oluşan radikal topluluklar İngiltere ile açıkça savaşa girmek istiyorlardı.[viii]

Devrim, şiddetli ve vahşi bir iç savaşa yol açtı. İç savaş ise Amerikan tarihi için bir dönüm noktasıdır. En sarsıcı ve travmatik dönemlerden biri olmakla birlikte iki önemli acı olayın sona ermesini sağlamıştır. İlk olarak köleliği ortadan kaldırmış, ikinci olaraksa ülkenin yarı bağımsız eyaletler birleşimi değil, bir bütün olduğunu ortaya koymuştur. Devrim sırasında İngiltere’nin ayaklanmaları bastırma girişimlerini açıkça destekleyen nüfusun yaklaşık dörtte birlik bir kısmı, yeni yönetim için sürekli güçlükler çıkardı. Yurtseverler ile sadıklar arasındaki mücadeleler zamanla vahşete dönüştü. Sadıklardan birçoğunun mallarına el konuldu, birçoğu sürgün edildi, bazıları da asıldı.

1765’te İngiltere koloniler için ‘Damga Pulu Yasası’nı çıkardı. Buna göre yasayı ihlal edenlerin Nova Scotia’da hükümet yanlısı Amirallik Daire Mahkemeleri’nde yargılanmaları istenmiş ve hakkında önceden jüri kararı bulunanların bir sonraki mahkemede jürisiz yargılanmalarına karar verilmişti. Bu durum mahkemelerin tarafsızlığı ilkesine zıttı. Bunun üzerine koloniler toplanı ‘Haklar Beyannamesi’ni kabul etmişler ve İngiltere kralından daha adil davranmasını istemişlerdir.

İngiltere ‘Pul Yasası’nı tedavülden kaldırsa da koloniler üzerinde tam yetkiye sahip olduğunu belirtmiştir. 1767’de konulan yeni vergilere koloniler tekrar tepki gösterince, İngiltere çayın dışındaki diğer vergileri kaldırdı. Hal böyle olunca çay fiyatı yükseldi, üreticinin elindeki çayları satamaması stokları arttırdı. Bunun üzerine Samuel Adams liderliğindeki bir grup isyankar Aralık 1773 gecesi yerli kılığına girerek İngiliz gemilerine saldırıp gemilerdeki çayları Boston Limanı’na boşalttılar. Tam da bu olaylar olurken Virginia, bütün kolonileri Amerika’nın menfaatleri için bir araya getirdi. Kongre İngiltere ile yapılan ihracat ve ithalata bir yıl süreyle son verdi.

İngiliz askerleri ile halka arasındaki asıl gerginlik, 5 Mayıs 1770 tarihinde İngiliz askerlerini kartopuna tutan halka karşı ateş açılması üzerine üç Bostonlunun ölümüyle sonuçlanan olayla büyüdü. ‘Boston katliamı adı verilen bu olay ‘İngiliz vicdansızlığı ve zorbalığının kanıtı’ olarak nitelendirilerek halk isyana teşvik edilmiştir.[ix]

İşte art arda meydana gelen bu ve benzeri olaylar, Amerika’yı bağımsızlığa götüren merdivenlerin basamakları oldular.

1774-1783 yılları arasında Amerika’da baş gösteren olaylar Amerikan Devrimi ya da Bağımsızlık Savaşı olarak adlandırılmıştır. Aslında 1763’te İngiltere’nin Yedi Yıl savaşlarından galip çıkması Amerikan bağımsızlık hareketinin pimini çekmişti. Ancak İngiliz Kraliyet Donanması ve Ordusu var olmasaydı, Amerikalılar kendilerini Büyük Britanya’ya bağlayan bağları çoktan koparmış olurlardı. Gün geçtikçe ekonomik güçleri artan koloniler, şikayetlerini giderek daha güçlü bir şekilde dile getirir olmuşlardı.[x]

Aslında koloniler ilk silahlı mücadeleleri İngiltere’den bağımsız olmak için değil, isteklerini kabul ettirmek için yapıyorlardı. Bağımsızlık fikrinin oluşması ise 1776 yılını bekleyecekti. Nihayet 1774’te birinci ve 15 Mayıs 1775’te de 2. Philadelphia kongresi toplanılıp George Washington komutanlığında bir ordu kurulmasın karar verildi. Washington’un bu görevi üstlenmesi ayrıca önemli idi. Çünkü İngiliz asıllı aristokrat bir insanın kendini tamamen Amerika’nın hizmetine adaması çok anlamlıydı. 1776’da ayrı bir Amerikan bayrağı kabul edilip bağımsızlık ilan edilse de bu bağımsızlığı İngiltere kabul etmediği için savaş yedi yıl sürdü. Fakat Fransızlarla işbirliği yapan Amerikan ordusu İngilizleri yenilgiye uğrattı. Nihayet 3 Eylül 1783’te Paris Antlaşması ile İngiltere Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı.

Peki Avrupalılardan oluşan bu topluluk neden Avrupa’ya baş kaldırdı? Neden Amerika’da insanları savaşa kadar götürecek bir İngiliz, Fransız ve İspanyol düşmanlığı oluştu? Ya da bütün bu birbirinden farklı insanlar nasıl bağımsızlık için bir araya geldi? Bu soruların cevabı kısaca şu şekilde verilebilir:

Amerika Birleşik Devletleri Kanada ile beraber batı uygarlığının temsilcisidir. Avrupa ile ortak noktası iktisadi ve sosyal sistem olarak kapitalizmi, siyasal rejim olarak da demokrasiyi kabul etmesidir. ABD’yi kuranlar özellikle Avrupa’dan göç edenlerdir. Ancak göçmenler Avrupa’daki siyasal baskıdan ve iktisadi baskılardan kaçarak geliyorlardı. Böylece içlerinde Avrupa’ya karşı derin bir tepkiyi taşıyorlardı. Amerika onlar için bir özgürlük beldesi idi. Orada hem özgürlük içinde yaşayabilir hem de zenginleşebilirlerdi. Çok geçmeden Avrupalılığa karşı çıkan ve Amerikalı olan bir kuşak doğmaya başladı. Amerikan kolonileri pek çabuk kalabalıklaştılar. Göçmenleri çeken unsurlar: Düşük fiyata toprak bolluğu, yiyeceklerdeki ucuzluk, işçi ücretlerindeki yükseklik ve istediği dine ve mezhebe tabi olma kolaylığı idi.[xi]

Ayrıca Kuzey Amerika’ya göç edenlerin durumu güneye göç edenlerden biraz farklıydı. Onlar altın bulup zenginleşerek ülkelerine dönmek amacıyla gelmemişlerdi. Dinsel baskılar, fakirlik ve zulümden kurtulup kendilerine özgürce yaşayabilecekleri bir ortam oluşturmak için buraya gelmişler, dolayısıyla ailelerini de buraya getirmişlerdi. Ayrıca göçmenlere birlik duygusu aşılayan üç unsur vardı: Kızılderililere duyulan öfke, İngiliz sömürgeciliğine duyulan öfke ve Fransa’nın askeri ve ekonomik baskısına duyulan öfke. Dahası Amerikalılar Avrupa’nın tek bir yerinden değil, farklı farklı yerlerinden geldikleri için tek bir ülkenin hâkimiyetini kesinlikle onaylamıyorlardı. Hatta devrimci hareketin önemli liderlerinden biri olan Thomas Paine kendisi de İngiliz asıllı olmasına rağmen “Amerika’nın anayurdu Avrupa’dır, İngiltere değil.” demiştir.

John Locke’un Devlet Felsefesi ve Amerika’ya Etkileri

Thomas Hobbes, John Locke ve Montesquieu 17. ve 18. yüzyıl Avrupası’nı ve bugünkü dünyayı siyasal açıdan belki de en fazla etkileyen filozoflardır. Bu kişileri özel yapansa o dönem için tamamen yeni olan modern sözleşme kuramını ortaya atmış olmalarıdır.

Fakat belki bunlar arasında en fazla üzerinde durulması gereken kişi John Locke’dur. Locke bugünkü liberalist düşüncenin temellerini atmış, hareketlerimizde özgür olduğumuzu fakat eylemlerimizi düzenlerken aklı esas almamız gerektiğini belirttiğinden Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın gerçek kurucusu olarak kabul edilir.

Locke, bütün eserlerinde gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürer. Bu düşünceleriyle günümüzde liberal demokrasi olarak bilinen ve insanların doğalarından getirdikleri temel haklarını, özgürlükçü ve eşitlikçi bir çerçevede koruyarak sürdürmeyi amaçlayan siyaset kuramının öncülerinden biri olarak görülmektedir. Mutlakıyet yönetimlerini ilk sarsan kişi olarak tarihe geçmiştir. Mutlakıyet yönetiminde açtığı sarsıntılar sonucunda zamanla derin yarıklar oluşmuş ve üç büyük devrimin temelleri atılmıştır.

İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerinin temellerini oluşturan filozof olarak akıllara yer etmiştir. Politikada ılımlılıktan yana olan ve anayasal yönetimi tercih eden Locke, bağnaz ve karanlık mutlakçılığa karşı çıkarak, hoş görüye, temsil sistemine, parlamentoya ve demokrasiye olan inancıyla 1688 Devrimi’ni desteklemiştir.[xii]

“Yeni görüşler her zaman nedensiz bir kuşkuyla ve genellikle itirazla karşılanır; çünkü henüz yaygın değillerdir” diyen Locke’un yenilikçi düşünce tarzı, tarihin ilk anayasası olarak bilinen ve özgürlüğün temellerini atan ABD Anayasası’nda ve tarihin en büyük düşünsel ve toplumsal hareketi olarak görülen Fransız Devrimi’nde kitleleri etkilemek için kullanılmış, günümüzde hala tam olarak sağlanamayan insan haklarını bütünüyle gözeten, liberal demokrasi kuramı üzerinde oluşturucu, geliştirici ve tamamlayıcı bir etki yaratmıştır.[xiii]

Modern sözleşme kuramcılarından ilki Hobbes’ tur. Fakat Hobbes insanların içinde bulundukları doğa durumunu karşılıklı nefret, çatışma ve mücadele olarak tanımlamıştır. Bu durumda ise egemenlik şeklinin bir kişi (monarşi), bir azınlık (aristokrasi), ya da çoğunluk (demokrasi) yoluyla sağlanabileceğini belirtmiştir. Hobbes’a göre bunlar arasında en uygun olanı bir kişinin yönetimidir. Çünkü kralın otoritesi birleştiricidir ve barışı en iyi şekilde sağlayacak güçtür. Ayrıca fazla alternatif fikir olmadığı için uygulamaya konulması da kolaydır. Hobbes’un düşüncesi günümüz için fazla eşitlikçi görünmeyebilir fakat o dönem için yaygın bir görüştü. Çünkü o dönemde Avrupa adeta kaynayan bir kazan gibiydi.

17. yüzyılda Batı Avrupa toplumlarını ilgilendiren önemli sorunlardan biri güçlü, merkezi, ulusalcı bir devlet haline dönüşebilmekti. Çünkü iç savaşlar ve din savaşları yüzünden meydana gelen sosyal-siyasi krizlerden dolayı toplumlar karışıklık içindeydi ve bütün bu karışıklığı giderecek, toplumu düzenleyecek güçlü iktidarlar yoktu. Devletler sosyal ve siyasi krizlerin yarattığı bunalımlar içindeydi. Bu yüzyılda yaşanan iç savaşlar ve din savaşları, İngiltere’de ve Fransa’da olduğu gibi güçlü iktidarları gerektirirken, aynı zamanda toplumlarda barış ve düzen özlemi de yaratmıştır. Bu durum da, güveni, düzeni ve barışı sağlayacak güçlü merkezi otoritelerin ve mutlakıyet yönetimlerinin kurulmasını kolaylaştırmıştır.

Düzensizlik ve karışıklıklar mutlak monarşilerin ve mutlak monarşiyi savunan filozofların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. 17. yüzyıl; ekonomik, sosyal ve dini alanlarda krizlerin yaşandığı, Fransa’da mutlakiyetçi monarşik yönetimlerin güçlendiği, İngiltere’de mutlak monarşi denemelerinin yapıldığı ve teori alanında da mutlakiyetçi görüşlerin savunulduğu bir yüzyıl olmuştur.[xiv]

Locke işte böyle bir zamanda bu görüşlere alternatif yepyeni bir fikir sundu. O, Hobbes’un çatışma düşüncesini eleştirdi. Hobbes’a göre ‘insan, insanın kurdudur.’ Locke ise bunun tam tersini savunur. Ona göre doğa hali bir çatışma değil, barış halidir. İnsanlar karşılıklı yardımlaşmak ve birbirlerini korumak yani güvenlik ve dayanışma için bir araya gelirler. İnsanların bulunduğu durum bünyesinde sadece özgürlüğü değil, eşitliği de barındırır. Locke’un doğa durumundaki eşitliğinde her türlü güç ve yargı karşılıklıdır ve kimsenin elinde diğerindekinden daha fazla güç ve daha fazla hak yoktur. Fakat doğa durumunun özgürlük olması kimseye istediği her şeyi yapma hakkı vermez. Herkesin hakkı başkalarının haklarının başladığı yerde biter.

İnsanların özgür oldukları halde bir araya gelmelerinin ana sebebi de budur. Kendilerini başka güçlerin otoritelerinden ve keyfi uygulamalarından ve otoritelerinden korumak. Çünkü insan daima diğer insanların saldırısına açıktır. İnsanlar doğuştan hayat hakkı, özgürlük hakkı ve mülk edinme hakkına sahiptirler. Fakat insanlar bazı haklarından, örneğin; doğa kanununun elverdiği ölçüde serbestçe yaşamak ve kanunlara karşı gelenleri cezalandırmak gibi, fedakarlık ederek bu haklardan birincisini kısmen, ikincisini ise tamamen bir siyasal iktidara devrederler. Bu yüzden yöneticilerin en önemli görevi halkın bu temel haklarını korumaktır.

John Locke’un felsefesinin önemli bir özelliği de yöneticilerin keyfi davranmaları ve görevlerini yerine getirmemeleri durumunda halka iktidar için yetki vermesidir. Fakat böyle bir durumun baştan önüne geçebilmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini ortaya atmıştır. Bunları yasama (kanun yapma), yürütme (kanunları uygulama) ve federatif (devleti başka devletlerden koruma) olmak üzere üçe ayırmıştır.  Hiçbir oluşumun bunların üçünü birden ele geçirememesi için bunlara ayrı ayrı yetkiler ve birbirlerinin üzerinde çeşitli güçlere sahip olmalarını ön görmüştür.

İşte Locke’un bu öğretileri çok küçük değişikliklerden geçse de Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hayat buldu. İlk defa bu beyanname de insanların sahip oldukları haklar ve demokrasinin temel ilkeleri yer aldı: ‘İnsanların doğuştan sahip oldukları devredilemez haklar vardır.

Yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme hakkı. Devletler bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Bu haklara aykırı davranan iktidarı değiştirmek milletin hakkıdır.’ (O dönem için kötü iktidar İngiltere’ydi ve bu maddelere göre zorla da olsa gitmesi gerekiyordu.) Bu sözler adeta John Locke’un ünlü eseri Hoşgörü Üzerine Bir Mektup adlı eserinden alınmış gibiydi. Bu durum daha sonra da Amerika düşünce dünyasında etkisini gösterecekti. Amerika Birleşik Devletleri efsane başkanlarından Abraham Lincoln, Locke’un iktidarın kaynağının halk olduğu düşüncesinden etkilenerek: ‘Halkın yönetimi, halk tarafından ve halk için’ diyecekti. Dikkate değer bir diğer husus da Locke’un kuvvetler ayrılığı ilkesinin yazılı anayasalar içinde ilk kez 1787 tarihli Amerikan Anayasasında ifadesini bulmuş olmasıdır.

Amerikan Devrimi, liberal devrin ilk büyük içtimai hareketidir. İngiltere’de 1688-1689’daki “Bill of Rights”  (İngiliz İnsan Hakları Bildirgesi) ihtilalinden etkilenerek Amerikalılar buna müstenit bir ihtilal yaratan tek millettir. Hâlbuki İngilizler bir nevi felsefi boşluk içinde ihtilallerini başarmışlardır. Amerikalılar, liberal inançları ihtilal ile tecrübe eden ilk millettir. Amerikalılar başlangıçtan itibaren ihtilal mizaçlı bir millet olmuşlardır. Onlar çekilmez bir durumu düzeltmek için değil, aynı devirde batı dünyasındaki milletlerin çoğundan iyi olan durumlarını muhafaza ve idame için isyan ettiler ki, bu batıda eşi görülmemiş bir tarihi hadisedir.[xv]

h. erkam öztürk

[i] George Clack, Birleşik Devletler Enformasyon Ajansı, Eylül 1997, s.17

[ii] David Parker, Batıda Devrimler ve Devrimci Gelenek 1560-1991, Çeviren: Kemal İnal, Dost Kitapevi yayınları, Ankara, 2003, s. 116

[iii] Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2006, s. 139-140

[iv] İhsan Burak Birecikli, Amerika’nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876), History Studies, s. 1

[v] Parker, age. s. 116

[vi] Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, çev: B. Karanakçı, İş Bankası Yayını, Ankara, 1991, s. 209

[vii] Gelişim-Hachette, Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi, cilt:5, Gelişim Yayını, İstanbul, 1985, s. 1328

[viii] Nezihe Araz, Başlangıcından Bugüne Dünya Tarihi, cilt:2, Kaynak Yayını, İstanbul, 1974, s. 483

[ix] Ali Galip Özgül Halıcı, Maliye Tarihi, Ege ü. İktisat Fakültesi, Teksir Yayınları, İzmir, 1980, s. 12

[x] Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, 13.yy-20.yy, çev: Muna Cedden, İmge Yayını, Ankara, 2002, s. 352-353

[xi] Clack, age, s. 5

[xii] Müzeyyen Eroğlu, John Locke’un Devlet Teorisi, Akademik Bakış Dergisi, sayı: 21, 2010, s.2

[xiii] Eroğlu, age, s. 2

[xiv] Göze, Ayferi (1995), Siyasi Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yayınları, İstanbul

[xv] M. Swearingen, “Amerikan İhtilaline Bir Bakış, AÜ, DTCF, Tarih Bölümü Araştırmaları Dergisi, Cilt:1, sayı: 1, Ankara, 1947, s. 70-71

 

Bir cevap yazın