Aidiyet ve Ait Olma İhtiyacı

İçinde bulunduğumuz dünyada birçok canlı türü yaşamaktadır. Bu türlerin içinde ise anlaşılması zor ve bir o kadar da kompleks olan canlının insan türü olduğunu söylemek mümkündür. İnsanı anlamak için yapılan çok yönlü araştırmalar günümüzde de geliştirilerek devam etmektedir. Psikoloji ve sosyoloji bilimlerinde bu konu hakkında her geçen gün yeni araştırmalar yapılmakta ve insana dair farklı bulgular ortaya konulmaktadır. Aidiyet kavramı ise, insanı bir ilişki içinde anlamayı önceleyen bir kavram olarak karşımıza çıkmakla birlikte, bu kavramı çalışmak insanın anlaşılması zor olan yönlerini anlamamıza katkıda bulunmaktadır. Öncelikle aidiyet kavramını tam olarak anlayabilmemiz için kelime anlamına yoğunlaşmak daha doğru olacaktır. Kelime anlamı “mensubiyet”, “ait olma” ve “ilişkinlik” olan aidiyet kavramı, aslında bir nesneye, insana, topluma ya da sosyal bir kuruma karşı ilişkilendirmenin olduğu bir durumdur. Yani, her insan seçebildiği ya da seçmek zorunda bırakıldığı bazı kategorilere ait olmaktadır.

Bu kategorilerin, insanın kendini tanımlamasındaki çeşitlilikle ilgili olarak genişletilebilmesi mümkündür. Kişi, bu kategorilere yönelik aidiyet duygusu besleyecek ve ait olduğunu hissedecektir; bir süre sonra ise kendi kimliğini bu yönde tanımlamaya başlayacaktır. Kişi kendini ait hissettiği kategoriyle tanımlaya başladıkça “aidiyet” kavramı birey düzeyinde bir kavram olmaya başlayacak ve kimliğin bir parçası haline gelecektir. Bireyler, kimliklerini ait oldukları kategoriler üzerinden tanımlamaya başladıkça benzer kategoride olan bireyler bir araya gelerek grupları oluşturmuşlardır. Böylece aidiyet hissedilen kategorilerin benzerliklerine göre gruplar oluşmuş, “toplumsallaşma” denilen kavram ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ait olma kavramına bir başka açıdan bakacak olursak aidiyet, bütünleşme ya da ayrışma süreci olarak tanımlanabilir. Önceki tanımlamalarla paralel olarak, bir grupla özdeşleşme ya da ayrışmayı sağlayan, insan olmanın gereğidir aidiyet. Kimi zaman bir kategoriye ya da gruba dâhil olmak bireyin elinde olsa da, kimi zaman birey kendisine seçme şansı verilmeden bazı gruplara ait olabilmektedir. Hangi gruba ait olacağımızı seçemediğimiz koşullar, doğumumuzla birlikte gelişen durumlardır. Bu durumlar; aile, etnik kimlik ve vatan gibi değiştirilmesi mümkün olmayan gruplardır. Seçimimizin elimizde olduğu, hangi gruba ait olacağımızın kendi kararımıza bağlı olduğu durumların ise, siyaset, eğitim ve ekonomik çevre gibi boyutları söz konusudur. Bütün bunların ışığında, kişinin kimlik oluşumu doğumundan itibaren ait olduğu, kendi çabasıyla ve sosyal çevrenin getirdiği gruplarla bütünleşerek ortaya çıkmaktadır.

Dünyanın oluşumundan bu yana insanlar gruplaşarak birlikte yaşamaya ihtiyaç duymuşlardır. Birçok canlı gibi insanlar da hayatlarını devam ettirebilmek için diğerlerine muhtaçtırlar. İnsanı toplumsallaşmaya iten gücün temelinde de bu yatmaktadır. Birlikte yaşama içgüdüsü; insanda ait olma ihtiyacının, çeşitli sosyal gruplara katılmanın gerekli olmasının ve kolektif bilincin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Simmel’e (2009) göre, birini tanıma sürecinde olan kişi, karşısındakinin salt bireyselliğinin dışında, onun ait olduğu genel kategorilerinin özellikleriyle de ilgilenmektedir.

İlk kez karşılaştığımız ya da tanışma aşamasında olduğumuz kişilere toplum olarak yönelttiğimiz birkaç sorudan birisidir “Nerelisin?” sorusu. Aslında bu soruyu yöneltmemizin temelinde kişinin aidiyetlerinin neler olduğunu öğrenmek yatmaktadır. Bu nedenle, ister kişinin kendi bilincinde ister seçmek zorunda olduğu durumlarda olsun, aidiyetler kişiler arasındaki ilişkilere yön vermektedir. Buradan yola çıkarak aidiyetin ve bir “şey”e ait olmanın toplumun dinamiklerini oluşturmada ve bireyler arasındaki ilişkileri şekillendirmede oldukça önemli bir faktör olduğunu söylemek mümkündür. Bu sebeple aidiyetin toplum düzeyinde önemini vurgulamakta fayda vardır. Şöyle ki, bireyler ait olma ihtiyaçlarının yanı sıra o kategorilere aidiyetlerini radikal bir şekilde yaşayabilme ve bu doğrultuda eylemler yapabilme potansiyeline sahiptirler.

Yıllardan bu yana süregelen etnik kökenli savaşlar, gruplar arası çatışmalar, futbol takımı taraftarlarındaki holigan tavırlar ve feminist tutumlar kolektif aidiyet bilincinin en üst düzeyini gösteren örneklerdir. Sonuç olarak aslında biz insanlar, doğduğumuz andan itibaren önceden belirlenen gruplara ya da kategorilere ait oluruz. Bu grupları değiştirmek kimi zaman elimizde olsa da kimi zaman değiştiremeyeceğimiz grupların üyesi olmak zorunda kalırız. Dünyaya geldiğimiz ilk anda cinsiyetimize göre gruplandırılmamız, değiştiremeyeceğimiz gruplara örmek olarak gösterilebilir.

Bizim için daha önceden belirlenen birçok şey hangi cinsiyette doğduğumuza göre değişiklik göstermektedir. Erkek olarak dünyaya gelen bir bebeğin, yaşayacağı odasından giyeceği kıyafetine kadar o gruba ait olanların seçimlerine göre bir düzenleme yapılır. Erkek bebek için mavi, kız bebek için pembe renkte seçimler yapılması cinsiyete göre farklılaşan gruplamalara örnek olarak gösterilebilir. Bizim adımıza yapılan bu seçimler, o cinsiyet grubuna karşı aidiyetimizi arttırmaya yöneliktir. Yaşımız ilerledikçe ait olduğumuz gruplar fazlalaşmaktadır. Hangi ailenin çocuğu olduğumuz, nerede doğduğumuz ve hangi dine mensup olduğumuza göre gruplara ayrışırız ya da o gruplarla özdeşleşiriz. Kolektif olarak gruplara ayrışmamız ya da bütünleşmemizin altında onaylanma, bağlanma, sevilme ve aidiyet ihtiyaçlarımız yatmaktadır. İnsanlığın varoluşundan bu yana bu tür ihtiyaçlar net olarak görülebilmektedir.

İlkel çağlardan bu yana gelen birlik olma, gruplaşma ve lidere olan bağlılık gibi toplumsal durumların altında ait olma ve onaylanma ihtiyacımızın karşılanması yatmaktadır. Saymış olduğum, sevilme, ait olma ve bağlanma gibi ihtiyaçlarımız aslında atalarımızdan kalan birer mirastır ve toplumsallaşma, hayat düzeninin değişmesi gibi farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Bütün bu bilgiler ışığında biz insanlar neden bireysel olarak ait olma ihtiyacı hissederiz? Aidiyet, psikoloji biliminin de ilgisini çekmiş ve bu konu üzerinden insan çalışılarak birçok araştırma yapılmıştır.

Psikoloji bilimi aidiyeti bir ihtiyaç olarak tanımlamıştır. Baymur’a (1994) göre “ihtiyaç”, bir şeyin eksikliğinin duyulmasıdır. Bu eksikliği gidermek için organizmanın içinde bulunan güce “dürtü” ve organizmanın ihtiyacını gidermek amacıyla dürtü doğrultusunda etkinlik gösterme eğilimine de “güdü” denmektedir. Her bireyin içinde doyurulmasını beklediği ait olma ve aidiyet ihtiyacı yatmaktadır. Kolektif ihtiyaçlarımız bizi, hayatta kalabilmemiz için birlikte hareket etmeye ve gruplaşmaya yönelttiyse de bireysel açıdan aidiyet ihtiyacının temelinde kimliğin oluşmasının yattığı söylenmektedir. Birey ne kadar bir “şey”e ait olursa, kendini o “şey” üzerinden tanımlaması ve özdeşleştirmesi kolay olacaktır. Kişi aidiyet duyduğu grubu içselleştirdikçe kendini o grup üzerinden tanımlamaya başlayacaktır.

Birey düzeyinde aidiyet ihtiyacını anlayabilmek üzerine psikoloji biliminde birçok teori ortaya atılmıştır. Bunlardan en çok üzerinde durulanı Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’dir. Hümanist psikolojinin öncülerinden olan Abraham Maslow (1908-1970),  bireyin bir davranışı göstermesindeki en temel motivasyonun “ihtiyaç” olduğunu ortaya koymaktadır. Bu teoride ihtiyaçlar, birbirleriyle sıkıca bütünleşmiş ve bir hiyerarşiye göre düzenlenmişlerdir. Oluşturulan bu hiyerarşik düzende, bir alttaki ihtiyaç doyurulmadan, üstte bulunan ihtiyacın doyurulması söz konusu değildir. Teorideki hiyerarşik düzende altta bulunan ihtiyaçların tamamen doyurulması beklenmemekle birlikte, bu ihtiyaçlar bireyin ihtiyacını en az şekilde karşılanıp doyurulmasıyla bir üstteki ihtiyaç doyurulabilir. Bu ihtiyaçları en temelden üste doğru sıralayacak olursak; fizyolojik gereksinimler (yiyecek, içecek, oksijen), güvenlik gereksinimleri (korkudan kurtulma, rahatlama), aidiyet ve sevgi gereksinimleri (kabul edilme, bağlanma, ait olma), sosyal gereksinimler (saygı görme, tanınma), bilişsel gereksinimler (anlayış, romantizm), estetik gereksinimler (simetri, düzen), kendini gerçekleştirme ve doruk yaşantılardır.

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde ihtiyaçlar en temelden üste doğru önemlilik taşımaktadır. Örneğin, birey fizyolojik ihtiyaçlarını yani yiyecek bulma ve barınma gibi ihtiyaçlarını gidermeden bağlanma ve kabul görme ihtiyaçlarını doyurmayı talep etmeyecektir. Bir kişi günlerce yemek yiyemediği zaman diğerlerinden saygı görme gereksinimini gidermeyi düşünmeyecektir. Temeldeki ihtiyaçlar azami şekilde doyurulduktan sonra diğer ihtiyaçların doyurulması gerektiği savunulmaktadır. Bu teoriden yola çıkarak aidiyet, bağlanma ve sevgi ihtiyaçları da açlık gibi biyolojik içsel dürtülerle ortaya çıkan ihtiyaçlar gibi sosyal dürtülerden etkilenebilmektedir. Biyolojik ve sosyal temelli dürtülerin önemli farkları da sosyal dürtülerin, biyolojik temelli dürtüler kadar kolay ortaya çıkamamasıdır.

İnsanlar olarak bazı zamanlar, bireysel ihtiyaçlarımız dâhil birçok ihtiyacımızı tek başımıza doyuramamaktayız. İhtiyaçlarımızı giderebilmek için diğerlerinin varlığına ve aramızda bulunan bağa gereksinim duymaktayız. Diğerleriyle kurduğumuz bağ sayesinde ihtiyaçlarımızı daha kolay ve iyi bir şekilde doyurabilmekteyiz. İnsanlığın geçmişine gittiğimizde de diğerlerinin varlığına karşı ihtiyaçlarımızı görebilmemiz mümkündür. Tek başımıza ihtiyaçlarımızı karşılayabilsek de diğerlerinin varlığı bizim lehimize olmaktadır. Aslında en derinine inecek olursak, biz insanların herhangi bir “şey”e aidiyet duymasını, kendi ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamak düşüncesinin yattığını söyleyebiliriz.

Maslow’a (1987) göre aidiyet, ait olma, bağlanma ve sevgi ihtiyaçlarının belirgin olarak ortaya çıktığı dönem ergenlik dönemidir. Bu dönemde bireyler kendi kimliğini bulma ve kimlik karmaşasından kaçma eğilimindedirler. Bu dönemde kabul görme, onaylanma ve ilgi ihtiyacı çok büyük önem taşımakta ve bireyin benliğinin oluşumuna katkı sağlamaktadır.

İnsanın psikolojisinin yapı taşlarından olan aidiyet ve bağlanma ihtiyacının giderilmesi ne derece önemlidir?

Aidiyet ihtiyacının doyurulması geçmişten günümüze hayati bir önem taşımaktadır. Zamanın geçmesiyle bu önemin değerleri farklılaşsa da bireyde yarattığı durumun aynı ölçüde olduğu varsayılabilir. Başlarda avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan homo sapienslerin zamanında da aidiyet hayati önem taşımaktaydı. Hayatta kalabilmek için homo sapiensler öncelikle gruplar halinde yaşamaya başladılar ve iş birliği içerisine girdiler. Sosyal düzen bu şekilde devam ettikçe birey olarak tek başına hayatta kalmak zorlaştı. İnsanlar sürekli birbirlerine ihtiyaç duydu ve bu da ait olmayı arttırdı. Bu açıdan bakacak olursak, bir gruba ait olamayan ve bağlanma ihtiyacını karşılayamayan bireyler gruptan dışlandılar. Böylelikle hayatta kalmaları zorlaştı.

Günümüzde aidiyetin taşıdığı hayati önem üzerine birçok örnek verilebilir. Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri ise toplumsallaşmayla birlikte, toplumun kabul gördüğü gruplardan birine ait olmayan LGBT üyeleridir. İçinde bulunduğumuz toplum bize kadın ve erkek olma normunu doğduğumuz andan itibaren dayatmaktadır. Bu norma uymayanlar ise toplumda belirli bir gruba ait olamadıklarından dolayı dışlanmakta ve bu konudaki aidiyet ihtiyaçlarını karşılayamamaktadırlar.  Yakın zamanda intihar eden trans birey Eylül Cansın, aidiyetin ne kadar hayati önem taşıdığının çarpıcı örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyada yayınladığı videoda ‘hiçbir yere ait olamadığını, toplumun trans birey olduğundan dolayı onu kabul etmediğini ve bununla başa çıkamadığını’ belirten Eylül, bu sözlerin ardından intihar edeceğini söyleyerek hayatına son vermiştir. Bu tür örnekler bize aidiyetin, bağlanma ve sevgi ihtiyaçlarının insan yaşamında ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Homo sapienslerden bu yana, toplumsallaşmaya başladıkça aidiyet ihtiyacımız artmakta ve aidiyet duygusu insan psikolojisinde önemli yapı taşı haline gelmektedir.

buse yurtdaş

Bir cevap yazın